Bültenimize Kaydol

Queens’ten Çocukluğuma Uzanan Bir Hikaye

Örümcek Adam çizgi romanları, Ağustos 1962’de Stan Lee ile Steve Ditko’nun Amazing Fantasy #15 serisiyle başlayıp elliden fazla farklı seride karşımıza çıkmaktadır. Animasyonlar, Marvel Sinematik Evreni, Sony gibi büyük yapımların yanında çizgi film serileri ve bazı bağımsız şirketler tarafından, 1977’den beri toplam on beşten fazla farklı filmde gördüğümüz bir çizgi roman kahramanıdır.
Buraya kadar anlattıklarım, çoğumuzun bildiği ya da internette kolaylıkla ulaşabileceği bilgilerden oluşuyor. Asıl değinmek istediğim; aradan 64 yıl geçmiş olmasına rağmen, genciyle yaşlısıyla hala okunmaya, izlenmeye ve oyuncakları satın alınmaya devam eden bu karakterin çocukluğumdan günümüze uzanan beni en etkileyen ve hayranlığımı besleyen şey nedir biraz onlara dayanmak istiyorum.

Annesini ve babasını küçük yaşta kaybeden, amcası ve yengesiyle büyüyen, çok zeki ama hayatının her döneminde dışlanan, zorbalanan, New York’un pek de nezih olmayan Queens bölgesinde yetişen bir çocuğun, radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıp duvarlara tırmanmasını ve bileğinden ağ atarak şehirde dolaşmasını neden bu kadar sevdik? Neden hayatımızın bir parçası haline getirdik?
Öncelikle bunu kendi hayatımdan ele almak istiyorum çünkü çocukluğumu hatırladığımda aklımdaki anıların, neredeyse istisnasız hepsinde Örümcek Adam olduğunu fark ediyorum. 26 yaşında, evli bir genç olarak; yaklaşık 4–5 yaşımdan beri filmlerini ve repliklerini ezbere bilecek kadar tekrar tekrar izlediğim, kıyafetini aldırıp sokaklarda koşturacak kadar sevdiğim, hâlâ yeni filmi çıktığı ilk gün gidip izleyen ve çıkan her oyuncağını almaya çalıştığım bir karakterden bahsediyorum. Çoğu kişinin üzgün veya sıkkın anlarında geri döndüğü bir dizi, film veya kitap vardır. Benim içinse bu Örümcek Adam…
Çünkü her zaman hayatımın bir bölümünde kahraman olacak kadar cesur olmayı mı veya bir kahraman tarafından en umutsuz anlarda kurtarılmayı mı bekledim diye düşünürken; kendimi Peter Parker’ın yerine koyduğumda, ezilmiş ve baskı altında en doğru kararı almaya çalıştığı anı düşünürken buluyorum. Sanırım empati kurabildiğim, kendimi o maskenin altında gördüğüm ve ona en yakın hissettiğim an burası.

Şu an o zamanlar ki hislerimi düşünüyorum ve kendimle ilgili hatırladığım anıların başrolünde hep Örümcek Adam vardı. Kostümümü giyip evden kaçtığım günlerde annemi peşimden sokaklarda koşturduğum yetmezmiş gibi evimin arka bahçesinde ki parkta kostümümle sağa sola zıpladığım için maskemden korkan küçük çocuklara kadar uzanan bir hikayesi var. Diğer çocukların anneleri beni ikaz etse de belki şimdi ki kişiliğimi oluşturan bir karaktere olan bağımlılığımı bu çok daha iyi yansıtıyordu. İlk sinema deneyimimi bile hatırlarken annemin elimden tutup Örümcek Adam 3 filminde Tobey Maguire’ı büyük perdede gördüğüm o büyülü anları bugün dahi unutmam mümkün değil.
Tobey’nin Örümcek Adam’ını o kadar fazla kez tekrar izlemiştim ki bugünlerde bile o intro müziğini 0,1. saniyesinde tanıyıp eşlik edebiliyorum. Çünkü küçük bir çocukken beni en huzurlu hissettiren an oydu. Annemin benim elimden tutup bir filme götürmesi, babamın o zamanlarda bana aldığı o kıyafet ve bundan tam 14 sene sonra aynı maskeyi takarak gittiğim No Way Home filmi… Gecelerce teorileri okuyup “Acaba gerçekten çocukluk kahramanlarım olan 3 Örümcek Adamı, bir arada tek filmde görebilecek miyim?” sorusu içimi gıcıklarken sanki yeniden 5-6 yaşındaki o çocuğu dönüştüm. O günden bugüne tabii ki hayatımda çok şey değişti ama sanırım beni ben yapan kişiyi korumamı sağlayan her şeyi Queens’li fakir çocuğa borçluyum.

Süper kahramanlar yaklaşık 60–70 senedir hayatımızda ve yazılmış, çizilmiş yüzlerce karakter varken; beni kendine bu kadar yakın hissettiren bu çocuğu belki de bana benzediği için bu kadar sevdim ve takip ettim. Hayatında en sevdiği insanları kaybeden, maddi durumu yerinde olmayan, zorbalanan bu çocuk; belki de aynaya baktığımda kendimden bir şeyler gösteriyordu bana. Hatta sanırım çok fazla şeyi.

Bütün bunların yanında bence hepimize hissettirdiği benzer duygular da mevcuttu. Empati kurabildiğimiz anlarda karşımızda; bütün bu güçlere sahipken en yakınını kaybeden, kira parasını ödeyemeyen, ondan nefret eden bir adam için kendi fotoğraflarını satan (OnlyFans değil, korkmayın; Daily Bugle’dan bahsediyorum) hayatın sillesini yemiş bir çocuk vardı. Bir maskeyle yüzünü gizliyordu; çünkü sahip olduğu bu nadir şeyleri de kaybetmek istemiyordu: bir dostunu, May Yengesini, sevdiği kadını.

Kendi yaptığı hatalarla boğuşan ve bunları tek başına çözmeye çalışan bu çocuk, muhtemelen hepimizin de aynı zamanda hayatıyla örtüşüyor. Çünkü hayatımızın herhangi bir döneminde birini kaybetmeme ya da hata yapmama gibi bir şansımız yok. Buna rağmen önemli olan o şeyleri; değerleri bağları, hep göstermeye ve korumaya çalışan birini görüyorduk ekranda yaptığı hataların sorumluluğunu alan ve her şeyi sırtlanmaya çalışan, kendinden önce başkasını düşünen o çocuk bizdik.
Onu ekranda izlerken ne kadar güçlü ve belki de ne kadar havalı olduğunu düşünüyordum. Onun gibi duvarlara tırmanmak, ağlarla şehirde dolaşmak, bir arabayı kaldırıp atacak kadar güçlü olmak istedim. Ama bence beni asıl etkileyen şey bu değildi.

Beni asıl bağlayan şey, 16 yaşında Ben Amca’yı kaybettiğinde duyduğu o sözdü: “Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir.” Basit bir cümle gibi görünse de içimizde hissettiğimiz şey çoğumuz için aynıdır. Yaptığımız her şeyin sorumluluğunu almayı bilmeliyiz.
Güçten kastımız her zaman kas değildir. Birinin üzerinde yarattığımız etki, kullandığımız kelimeler ya da elimizdeki bir araç da güçtür. Ama tetiği çekerken de bir cümleyi söylerken de, elimizdeki gücün sonucunda kimleri nasıl etkileyeceğimizi bilmeli ve bunun sorumluluğunu almalıyız.
Elindeki gücü amcasını öldüren adamın peşinden gidip onun ölümüne sebep olduğunda, aynada gördüğü kişi olmak istemeyen bir çocuktu o. En sevdiği insanın ölümüne dolaylı olarak sebep olan ama ertesi gün kalkıp başkalarının hayatını kurtarmak için kendini tehlikeye atan bir çocuk. Sanırım onu sevmemin sebebi de buydu.

O sadece bir çocuk olabilirdi. Derslerine girer, bir işte çalışır, birini severdi. Ya da bu gücü kullanarak bir banka soyabilirdi. Ama bize vermek istediği mesaj hep aynıydı: Kendini değil, başkalarının hayatını düşünmek. Kirasını ödeyemezken bile banka soygununu durdurup tek bir kuruş almamak, May Yenge ölüm döşeğindeyken elinde ki tek antidotu ona enjekte edip kurtarmak yerine bütün bir şehri kurtarmak için ondan vazgeçtiği andı onu bu kadar kutsallaştıran.
Belki hiçbir zaman bu kadar ahlaklı değildim ve olamayacağım. Ama olmak istediğim kişiyi karşımda gördüm. Evet, çoğu zaman onun gibi güçlü olmayı istedim; ama sevdiklerimi bu uğurda kaybetmeyi göze alabilir miydim?

Bir hikayeyle bağ kursak dahi kırıcı ve vurucu kısımları kendi gözümüzden ziyade karakterin gözünden görmeye çalışırız hayatta sahip olduğumuz değerleri kaybetme korkusu bunu elimizden alır. Bu yüzden izlediğimiz hikayelerde hep iyiyi görmeyi isteriz. Ama sahip olduklarımızın değerini ne kadar biliyoruz? Kendimizden önce en son ne zaman başkasını düşündük?

Bu karakterle kurduğumuz bağ benim ilk anılarıma kadar götürüyor daha kendimi tanımaya başladığım o çocukluk anlarıma. Hâlâ daha açıp açıp Tobey-Andrew-Tom’un Örümcek Adamlarının ilk buluştuğu sahneleri tekrar tekrar izliyorum ve gözlerimin dolduğunu fark ediyorum. Çıktığı ilk haftada 4 kere gidip izlediğim için biraz manyak gibi duruyor olabilirim… Ancak ekranlarda izlediğim şeyin bana en masum zamanlarımı hatırlattığını yeni yeni farkediyorum. Yazıya başlarken bana hissettirdiğini unuttuğum duyguların içine girdikçe hatırlayıp olduğum kişiyi o günkü çocuğa tutunduğum için olduğunu fark ettim. Beni hâlâ 5 yaşındaki masum Berkay’ı hatırlamaya itiyor ve bu beni güçlü kılıyor, olmak istediğim insanı hatırlatıyor.

22 yıldır belki de onunla ilgili çıkan her içeriği izleyip takip ediyorum; çoğumuz da etmeye çalışıyoruz. Ama “o olmak” isterken gerçekten neyi kastediyoruz?
Sevdiğimiz insanları kaybetmek ya da fakir olmak isteyenimiz yok. Güzel, refah içinde bir hayat yaşayıp değer verdiklerimizle bu kısa ömrü geçirmek isterken; belki de bir kahramanın çıkıp bizi kurtarmasını bekliyoruz.
En umutsuz anlarımızda, binaların arasından sallanan maskeli bir yabancının hayatımızı kurtarmasını mı istiyoruz? Yoksa o maskenin altında, kendi acılarını bir kenara bırakıp yardıma ihtiyacı olan insanlara destek olmayı mı?

Peter Parker; ezilen, zorbalanan, sevdiği insanları kaybeden, Queens’te büyümüş fakir bir çocuk. Onun perspektifinden görünen hayat aslında yaşadığı bütün acılara, yalnızlığına rağmen başkalarının sorunlarını kendi hayatının önüne koymuş biri. Örümcek Adam ise herkese yardım eden, güçlü, ağlarıyla şehirde sallanıp etrafa espriler yapan bambaşka biri gibiydi halkın sevdiği mahallenin dostuydu.

Maskenin altında ki kişi onun gerçeğini yansıtmıyordu ve bu yüzden kimin taktığının bir önemi yoktu; herhangi biri olabilirdi. Ama asıl soru şu: Gerçekte hangisi olmayı istiyoruz?

Kaydol
Her zaman güncel kalmak için e-posta listesine katılın.